DİVÂN ŞİİRLERİ

KALB-İ DİVUNE

İpek ipliğiyle tenine işlenmiş o ebrûlar, kehkeşân âdeta.
Yükselir sadrımda nârâlar, sicm eder dâima.
Bir nefeslik boşluk bırakmaz sukâtâ-i nârâ.
O ebrûlar kaç kelime, kaç hece eder hisâb etsem, beyhûde çaba.
Enâmilim değse kaleme, sa‘y-ı mürekkeb kâfi değil.
Ne lüzum deftere meşk-u hat için,
Derûnumda var iken elem-i bîbahâ o ebrûlara.

ÇILGIN KALP

İpek ipliğiyle tenine işlenmiş o kaşların adeta Samanyolu galaksisi.
Göğsümde çığlıklar yükselir daima akış hâlinde.
Çığlık kırıntıları bir nefeslik boşluk bırakmaz.
O kaşlar kaç kelime, kaç hece eder bunu hesaplasam çabam boşuna.
Parmaklarım kaleme değse, mürekkebin çabası yetersiz kalır.
Deftere ne lüzum yazıp çizmek için,
Yüreğimde varken pahabiçilmez elem o kaşlara.

dildâde
Muş

GAM MECLİSİ

Ayaklarımın altına kum taneleri gibi aktım.
Pâre pâre oldum, yıldızlar gibi.
Gözlerimin şavkına ahlar çaktım.
Şecere-i vuslatın kökleri altında hicran kaldım.
Dâğ üstüne dâğ aldım, usanmadım, fezâya daldım.
Adımlarının nuru, râh'ının cevheriyle kuşandım.
Gamın alevli bir temrendi, sinemi yaktı.
Sînem bir otağ, sahrada yandım.
Kalbimdeki tüm neşveyi aleme saçtım.
Saçtım nebât'ı zühreyi, andelîbi bıraktım.
Yüce bir hüzünle baş başa kaldım.
Birkaç damla gözyaşında paklandım.

dildâde
Muş, 28.12.2023


AŞK'A SELAM

Merhaba, Âşığa dünyayı zindan eden aşkın hürriyeti.

Gecenin göğsüme dolanan ince zülüfleri, yıldızların bir emel kuşu olup arşın tahtı altındaki niyazı.

Cilvesinin aynamdaki yansıması, teaşşûku.
Aşığın gözyaşlarıyla serinlik bulan kızgın kumlar.

Leylanın dağınık saçları.
Züleyhanın âmâ gözleri.

Merhaba, evreni gülistâna çeviren bülbülün şarkısı.
Gerdanımı okşayan manevi zevkin elleri.

Şeffaf denizlerin künhündeki incinin şâşâsı.
Geceyi gideren seherin dîdârına meftun Zühre.

Merhaba, fikir denizindeki yoksul balık.
Bûse muhîti.
Hüznün sarayı.

Merhaba, ey devlet-i Âh.

Aşığın kanına karışmış şarabın al katreleri.
Merhaba, aşkın şeriati.

Âşığın gönlünden alevlenen sırlar ve hadiseler.

Merhaba, garabet binasındaki şaşkın kul, aşkın belalı dalgaları.

Merhaba, ey acze düşmüş kalp; merhaba.

dildâde
Muş

BÂD-I AŞK

İşte o an, anı buldum;
Feleklerde gezinen sultânı buldum,
Dillerden düşmeyen maşuğu,
Fezayı göğsüne yaslayan yârânı buldum.

Ummana daldım, cevheri buldum;
Hüsn-ü sûretinle meskûr oldum.
Göğsüme badeyi döküp durdum;
O güzel meyhanede bir seni buldum.

Niceleri gelip geçti tarihten;
İsimleri silinmedi ebeden.
Silerek şanımı o defterden,
Adını, şanını, aşkını buldum.

Bir zerreciktir bedenim;
Lütfunda, kahrında hemen eririm.
Sen iste, kalbimi kemiririm;
Yadında tutuşan odları buldum.

Sırrını sayıklayan Hallac'ım;
Çölde Mecnun gibi ben de açım.
Var mı Leyla gibi ahular?
Âteşin, temrenin içinde kalbimi buldum.

Allah deyince dertler beyhude.
Geylânî'yi üstad edinip de
Pişir benliğini aşk mektebinde;
Dünyadan gayrı o lâhza seni buldum.

İşte o an, anı buldum;
Gözlerimden dökülen âhları buldum.
Bir sima ki seninkisi başkadır cihanda;
Kapakçığın ardında süveydayı buldum.

dildâde
Muş, 15/06/2025


AŞKINA SİTEM GÖĞSÜME DÜĞÜM

Sazende her vuruşunda sazın tellerine,
Göğsümde hayaller titreşir.
Neyzen her üfürüşünde neye,
İçimden ben düşerim;
Olmadık kelimelere, gereksiz boş hecelere.
Beni hiç anlama...

Yay kasnak değil, nakış işlenen.
Gerdikçe hedefe kilitlenir.
Ok arşe değil; ne sestir ne aheng.
Fırlatırsan kanatır, incitir.
Beyhude incinir duygularım.
Beni hiç anlama...

Bir çeşit feryat ki göklerde saklanır;
Ne ormanda ara ne mağarada.
Yerden yükselen âhlar göklerde birikir.
Sanma ki bir topuz darbesi kadar hafiftir;
Şekilsiz, sûretsiz olduğunu sanma!
Şayet meyledeceksen bu saatten sonra
Beni hiç anlama...

Farklı ırklardan ordular gelse beni ezemez.
Bir kere göz ucuyla bakmıştın ya hani,
İşte o zaman ölmüştüm!
Ölmüştüm; aşkının zehrini emmiştim.
Paramparça olan kalbim bir bütün hâlinde doğmuştu oysa.
Beni hiç anlama...

Beni şarapla baş başa bırak!
Hüznün kanlı atını saldın üzerime.
Ah vah edip de hâlime ağlama!
Çünkü mızrak yarası derindir.
Bunu ifşa et âleme; sakın sır olarak saklama!
Delik deşik olmuş kalbimden aşkını iç ama
Beni hiç anlama...

dildâde
Muş, 2025


AŞK ÜLKESİ

Göğsünde kalp yerine alevli bir kor taşıyan insanın istediği serinliği istiyorum.

Açılmış ufukları seyreden çiçekler gibi açılmak istiyorum.

Bu dünyada eriyen bedenimi, diğer dünyada ruhumla uyandırmak istiyorum.

Vahim hâlime bir çare, çile ardından bir çare istiyorum.

Sevgili mihribandır; ben ise esef rüzgârı.

Saadetli günlerime kast eylemişim.
Şimdi kederinden ölüp dirilen birini görmek istersen,
İşte, işte şurada inlemektedir.

Görmek istersen güneşin yakıcı ışınları altında,
dağ dağ yaralanmış şu kişiyi;
İşte o, gerçek bir âşıktır.

Aşkın sanatında söz yoktur; sükût vardır.
Kat kat olmuş işkenceye, belki birkaç sedef, billur vardır.

Verirse elini mahbub, âmik bir biat vardır.

Kalbimdeki mührü kaldırıp feyzinle süslemek istiyorum.

Rüzgârla, toprakla savrulup kâinatın damarlarında gezinmek istiyorum.

Bed, siyah şeytandan kurtulup dolunay gibi ziyalı olmak istiyorum.

Her an parlamakta olan tecelline karşı nefsimi izale etmek istiyorum.

Bütün hırslarımı giderip bahçenle yetinmek istiyorum.

Ben sarhoşum; hezeyanlarıma bakıp heyhât demeyin;
Çünkü bu dil, sâkinin elinden lütuf suyu içmiştir.

Sıla hasreti çektim; artık vefa istiyorum.

Görse hak âşıkları dilberi,
bütün ye’s kılıçlarını pare pare ederler.
Hele bir görseler hak âşıkları aşk ülkesini,
bırakıp fânî lezzetleri,
inci köşklerine dalarlar.

dildâde
Muş, 01/01/2026
23.52


DİLDÂDE

Yetti, hun olduğum al şaraplı bardakta.
Bir katredir evren, senin şehla bakışında.
Yol sormak, klavuza suç mu?
Bu dehşetli arazide, yapayalnız kalmak yetti.

Gidersen, burkulur yüreğim.
Yetti, kan oldu yüreğim, tuzağına düştüm.
Gam dolu bir gönülle ancak ben
Gürlerim, yıldırımlar gibi; aşka nankörlük edemem.

Bir çığlıktı engin dağlarda, yüreğim hiç susmadı.
Bir çığ gibi döküldüm; yüreğimi harladın.
Yetti, esmer kumruların sükûtu, cilvesi.
Mertebesi yücedir o lale yanakların.

Yaseminlerle çektiğin sınıra,
Aşırı giderek sarhoş rüzgarlar göndersem.
Yetti artık, dokunsam taç yapraklarına,
Buseler kondursam süeda mizacına.

Kalbimin hürriyetini sattım kahr eden şafağa.
Şefkat madenine doğru yol almak suç mu?
Bahtiyar değilim şimdi.
Süslenmiş gerdanına haleler çizmek suç mu?

Yetti, gam dolu bir gönülle ancak ben
Gürlerim, yıldırımlar gibi; aşka nankörlük edemem.

dildâde
Muş, 13/01/2026
00.40


GÜLGİLLERDEN

İndi yağmurlar kemiklerine, hüznümün.
Çehresi soluk, kansere yakalanmış çiçeklerim.
Ümidin ortadan ikiye yarılışı, yer ve gök gibi.
Bileklerimden tut ve ellerimi okşa, sevgili.

Yeter, ahzanın defterleri tarumar edişi.
Kaybettiğin sevgi dolu yürekleri kabristanda.
İnanmam artık, şuh atların dolu dizgin koştuğuna.
Fırtınalar yön değiştirdi; yetiş, sevgili.

Gidişin, sana elemli bir nedamet yaşattıysa,
Duy sesimi; inleyiş içindedir çiçeklerim.
Fezaya anlatsam zulümlerini
Göğsümde bir bölge çürümek üzeredir; yetiş.

Pek sürmez, dedi saadeti aşk ikliminin.
Biliyorum, hayat sade ve tekdüze değil.
Çift bacalı bir evde, iki ayrı oda.
Isınmak için sana geldim; inan, yalan değil.

Böldü uykularımı, bulutların huzursuzluğu.
Dün, bugünden o kadar uzak ki; ne dehşet!
Çünkü hayalinin dumanıyla sersem gibiyim.
Hayalinle yaşamak ne mümkün; suretini bahşet.

İlkbahardı; buselik yanaklarınla gülüyordun.
Aşka öyle benziyordun ki, bütün duygular eriyordu.
Beni aşıklıkta yenebilecek hangi güç var?
Söyle: kervan mı, Züleyha mı, yoksa Yakup mu?

Bilmen gerek, gün geçtikçe sana benziyorum.
Göğsümde büyüyen tohuma sen su verdin.
Nasıl da yıktın firavunun tahtını, bak, Musalar neşet etti.
Çiçeklerime neşeyi sen verdin; ben ise hüznü akıttım; yetiş.

Billur dudağın kadehe yaslanırsa, şevk doğar.
Kalkar kesif perdeler; yakınlaşma başlar.
Sen ki Süleyman'ın tacında bir zümrütsün.
Nâdânın mülkü dünya; benim mülküm sensin.

(Nâdân: Aşkın derinliğini kavrayamayan)

dildâde
Muş,6 Mart 2026
03.00


AŞKINA KÂNİYİM

Ben karnımda hem zehri hem şifayı taşıyan bir yaban arısıyım,
gönlüm baharı bekler.
İşim gülistanda çiçek tozu toplamak;
güzeli aramak kırda, çiçeklerden.

Seni düşündükçe simetriler çizmek kovana.
Seni düşündükçe ovadan ovaya, vadiden vadiye intikal etmek.

Sen azaplı toprağın üzerinde göğeren, eflatun çiçeksin.
Rüzgârın bile tanışmadığı zirvelerde
haşin dağlara hükmetmişsin.
Serin akan pınarlardan yudumlamışsın
ve sen yâkut dudaklarınla âleme çare içirmişsin.

Yenik düşüyorum hep
köklerine sarıldıkça yabani çiçeklerin.

Beni bir tek sen anladın bütün ruhlar içinde.
Anladım ki ruhumdaki seyyah senmişsin.

Yine anladım ki göğsümdeki hükümdar
elime kılıç verdi
ve zünnarı belime bağladı.

Beni bir tek sen okşadın,
kuşatılmışken kınanma darbeleriyle.

dildâde,
Muş, 09/12/2024


SEVGİLİ DOST -1-

Seher bülbülü, seni anmak için beyhude uçuşmuyor gülistanda;
güzelliğin ve işvene binaen, senin için her vakit terennümlerle nağmeler okuyor.

Sevgili dost, kalbimin acısı dinmiyor.
Duymak istersen bir nebze âh u zârımı;
çile beldesinden bir atlı göndersem,
göverir mi çöllerde hayat ağacı?

Şakayıklar ile süslesen bu kölenin boynunu,
hararetinle tutuşmuş harap sinesi tekrar mamur olur mu?

İzzet ve zillet kılıç dansına tutulmuş.

Marifet bir makamdır.
Düşünce içine ârif, irfandan hiç melâl duyar mı?

Sevecen çehren tecelli ediyor kâinatta;
varlığından hiç şüphe duyulur mu?

Binlerce heykeli yüzüstü devirsem kalbimin odalarında,
sesi duyulur mu?

Mahzunum...

Hüznüm sen, yine sen, hep sen.

Seni gafil bir halka anlatmak mümkün mü?

Seni sevmek için göklerin öğrencisi olmak gerek.

dildâde
Muş,15.02.2025

ÇALABIN TAHTI

Bir âh çeksem âlemin çatısı yerle bir olur.
Bir cilveyle harlanır âhımın âteşi.

Oysa şurada şuh çiçekler parıldar.
Yüzünde ak allık, nâzenindir dolunay.
Bense gamımdan ötürü tandır gibi yanmaktayım.

Bakışlarım, arşın bûsesine mânâlar yüklemekte;
Oysa mânâ benim, tesellinin ta kendisiyim.

Onunla iftihar eden dudaklarım,
Kalbime şerbet içirir.
Oysa felekler benim, ufkun ta kendisiyim.

Gamsız geçen her gece sanki bir cehennem.
Dost arıyorum dedim, külhâna götürdüler beni.
Aşkın fetvasında sanki görüş içindeydiler.
Dağıldım ummana, sığmadım; bunda bir beis görmediler.

Sonra bir cennet gördüm;
Başımın üstünde değil, dizinin dibinde.

Bir buyruk söyle, yeter ki göğsümü kan edeyim;
Çirkefin zincirinden eteğine sarılayım.

Hükmüne râm olsam, bostanını bana açar mısın?
Bitâp düştüm hicr ile, ezildim; yarama bakar mısın?
Oysa türâb benim, ayna benim, gedâ benim.

Çok edalı yürüyordun,
Şalın omuzlarından kayıverdi.
Toprağa değen şalın, toprağın canına kast eyledi.

Beyhûde mest değilim;
Toprağın her zerresine kurbanım.

Sırlarla dolu nigâhın, güzelliğin dolunayı;
Baksa bir kere gökteki aya,
İnan, hüsnünle can verir.

Beyhûde mest değilim;
Nergis gözlerinin değdiği o mehtaba kurbanım.

Edeple, sürûr içinde bir çiçeğe dokundun;
Sanki o an zaman durdu,
Çiçek şuurunu yitirdi, bir hayli güzelleşti.
Sanki bütün bir dehr ilerlemeyi unuttu,
Sanki bahar bütün çiçeklerini
Dokunduğun çiçeğe feda etti.

İmanla dolu göğsümü,
Pabuçlarının uğradığı kırlara feda ederim.

Ve sendedir kabzası saadetin;
Saplarsın kalbine âşıkların.

Yalnız bir yel gibi gelip geçme,
Kal ikliminde âşığın.

Sen ezelsin, ebediyette başımı okşa.
Sen ki şâhikalarda eğleniyorsun,
Ben ki artık bu sineyi taşıyamıyorum.

Ye’se düşmeyeyim, yanan gönlümde sen var iken;
Bil ki hicran benim, vuslat benim,
Hicretin ta kendisiyim.

Varlığın hakikattir.
Vehimle gözlerimi örten perdeyi yırt.
Gönlümdeki sırra bir beyân getir,
Lutfunla aşikâr olsun müphem esrârın.

Nâdim olurum şayet ara verirsem zikrine;
Şan bulur dürri yektâ şayet ererse fikrine.

Üzüntü günleri daima yâdımdasın.
Bütün çiçekler seni anarken,
Ben neden senden gafil kalayım?
İkilik büyük bir girdap; sana âşinayım.

Bu çılgın âşık, gönül süsleyen
Yâr için figan etmede.
O yâr ki fânî bedenimi alsın,
Kurduğu bu tuzaktan beni kurtarsın.

Vedûd ismiyle benliğime tecelli etse,
Verse kalbime aşkın kabiliyetini,
Yüreğimde güzel huylar halk etse;
Dostumdur, sevgilimdir, bilirim düşmem ye’se.

Yalnızlık kalabalığın yerini aldı,
Koptu kıyametin son zinciri.
Himmetin feleklerin gecesini sardı,
Açığa çıktı Zührenin kakülleri, Süreyya’nın sırrı.

Bakma sen, sevgili servi boyuyla övünür,
Lale yanaklarıyla…
Bilirsin, iri gözlerinle kıskanır âhular seni.
Bil ki sende ki ahenk sıra dağlarda yoktur,
Sende ki fitne yıldırımlarda yoktur.

Oysa çile benim, sevda benim, uslanmaz alev benim…

Bin türlü günah işledim,
İşledim de en büyüğünü
Seninle ta‘aşşuk ederek yaptım.
Levh-i kader bana bu libası giydirdi,
Bin türlü keder ve çileyi bana seninle öğretti.

Basiretim İblis’i perişan eyledi,
Halk etti Mevlam kalbimi dolunay gibi.
O an dünya bana dar geldi,
Hasretinin ziyası beni perişan etti.

Oysa kan benim, şarap benim,
Al dudağının kenarında inleyen benim.

Senin için burhân aramam;
Yektâ, saf güvercinler uçuşur derûnumda.
Saadet istemem, saadet benim.
Süflî geçici bir rüyadan ancak ben
Uyanmak isterim, saadet istemem.

Vakta ki elemin kucağındaydım,
Sırf sana benzemek için yandım.
Virândım, nazarının tılsımını takmıştım;
Gölgelik arayan bir a‘rabiyim sahrada.

Haya ederim incinmiş duygularımı sana göstermekten.
Sen ki oklarını sırtlamış bana doğru geliyorsun…
Bana doğru gel, gel gör ki
Kendimi savunacak takat yok bende.

Bir fitne çıkardın ve böylece âfâkı sardın.
Zulümlerine dayandım,
Dayandım da güç ve kuvveti
Senin neş’enden aldım.

Tatlı sözlerle beni kendine çektin,
Görünmeden meşhûr oldun sinemde.
Mücella güneşin perdesini çektin,
Mehtabı gizledin, çektin bütün ecramı kendine.

Nikâbınla gözlerini gizlersin,
Ey çehre-i bigünah.
Öyle sitem ettin ki mizanım bozuldu,
Kiliseyle camiyi ayırt edemez oldum.

Bütün bir eyyam ağladım durdum,
Sevdayı parlak dolunaya sundum.
Tenhâda burağı bekledim durdum,
Miraçtaki muhabbeti Muhammed’e sordum.

Oysa, arınan benim, iki kanatlı burak benim, refref benim...

Rukiye Suna
Dildâde
17 / 04 / 2026
Muş


ŞEYDÂ

Hüsnündeki fitne basiretimi açtı,
Şimdi diyebilirler mi: “O bir yoksul, o kimsesiz.”

Kâmetini gören iki göz işkencededir,
Bâtınını gören ise karamsarlığı unutur.

Şaşkınım ben, bedbaht bir beşerim;
Nerede ey azizler, beşâreti sevgilimin?

Yıktığın o dağları kaldırmaya muktedir değilim,
Bir busenle ölür, sonra dirilirim.

Ben elmas değilim, maden sensin;
İçimde biraz arzu varsa o da sendendir.

Ben hüsn değilim, güzellik sensin;
Çorak topraklar gibi yarık dudaklarım.

Ben toprağım, hazine sensin;
Bir çöl kadar susuzdur aşkım.

Bir lütuf, bir armağansın;
Ne zaman hilâle baksam gümüşsü tenin beliriverir.

Aydınlık çehrene bürünen yıldızlar var,
Kirpiğinin karası içimdeki gece.

Ve gözlerin anlaşılması zor bir bilmece;
Haykırdım, sonsuzluk işitsin sesimi.

Gözlerin elâydı, belki amber çiçeği;
Ben seninle sarmaş dolaş gezsem kevn ü mekânı.

Unutsam şebâbımın en hazin gecesini,
Lâl dudağından içsem aşkın şerbetini.

Diline değen balı kıskanırım,
Kıskanırım ayaklarının değdiği köprüleri.

Yüksek bir bahâya sattım uykularımı;
Pür-neşe değilim, bölük pörçük düşlerle.

Yasemin tenine bir meltem eyledi hûbûb,
Sen baştan aşağı nizamsın, nedendir bu hucûb?

En zalim heykelleri yıktım sen gönlüme düştüğünde,
Sen ölümsüzsün, bense rüsvâ, âlemler önünde.

Muş, 17/05/2026
Rukiye Suna – Dildâde

İKİMİZDE AŞIKTIK

Gece âvizesi (ay) ile sehere kadar gözlerimize bir tutam uyku girmedi.
Gece uyanıp ibadet edenleri gördük.
O tenhalıkta ikimizde inliyorduk,bizim ibadetimizde buydu.
Gecemi şebçerağ ( parıldayan kıymetli taş) aydınlatıyordu.
Ve gençliğim sevgilinin elinde mum gibi eriyordu.

Rukiye Suna




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Maşuğ'un günlüğü

PIHTI

SÖZLER